çalışan demir ışıldar, çok çalışan demir ise aşınır. (serdar mısır)
Related Posts
İş Tatminsizliği ve Motivasyon Eksikliği
İş Tatminsizliği ve Motivasyon Eksikliği
Kullandığınız bilgisayarın veya telefonu çalıştıran şey elektrik, aracınızın yakıtı nasıl benzin ise, insanı da hayata veya başarmak istediği şeye bağlayan motivasyon dur. Bu eksik olduğunda insan diğer makineler gibi tamamen durmaz ama neredeyse durma noktasına gelir ve tüm enerjisini kaybeder. Hatta bunun bir nokta ötesi ise depresyon olarak anılır. Bu tamamen bir çıkmaza girdiğinde hatta girmeden önce kesinlikle bir yardım alınması gerekir. Yukarıdaki çelişkiyi bir çok noktada insan üzerinde hatta kendi hayatımızda görüyoruz. Peki bu neden oluyor veya bu motivasyon düşüklüğünden kendimizi nasıl koruruz. Aslında çok basit. Öncelikle bundan kurtulmamız mümkün değil ancak yönetebileceğimiz aşikar. Motivasyon tam olarak bizim enerjimiz ancak her insanın motivasyonu birbirinden farklı olabiliyor. Çünkü motivasyon içsel ve dışsal olmak üzere ikiye ayrılıyor ilk etapta.Dışsal Motivasyon
Dışsal motivasyon dediğimiz şey tamamen dışarıdan alınan veya çevresel faktörlerin iyileşltirilmesi ile ortaya çıkan bir şey ve sentetik motivasyon olarakda anılır. Her zaman insan var olan imkanlarına kısa sürede adapte olduğu için hemen daha fazlasını ister. Bu yüzden bu motivasyon türü uçucudur ve en büyük düşülen tuzaklardan bir tanesidir. Örnek verecek olursak, şirketlerde yönetimin en büyük hatası çalışanlarını terfi ile motive etmeye çalışmak olsa gerek. Çünkü verilen sözler veya motive kaynakları yerine getirilmediği zaman çalışan resmen başladığı noktanın daha da gerisine gitmektedir. Diğer bir örnek ise sürekli dışarıdan nasıl göründüğünü merak eden veya sürekli kendi ile ilgili geri bildirim almak isteyen insanlarda görebilirsiniz dışsal motivasyonu.İçsel Motivasyon
İçsel motivasyon dediğimiz şey daha gerçekçi ve kendini bilen insanların tercih ettiği bir şey. Çünkü burada dışarıdan nasıl göründüğü kişinin umrunda olmaz veya terfi ettireleceksin hadi denildiğinde motivasyonu artmaz. Bunun kararını kendi vermek zorundadır. Hatta terfi ettirecğiz daha iyi çalış denildiğinde bu kişi iyi de ben istiyor muyum diye bir sorar kendine. Bu kişilerin motivasyonu daha sağlamdır ve dış müdahalelere açık olmadığı için motivasyonları zor kırılır. Motivasyon türlerini açıkladık ama ikisi de tuzağa düşerek motivasyonları kırılıp enerjileri bitebiliyor. Peki bu motivasyonu kıran şey tam olarak nedir mi? Haksızlık! İnsanları en çok yaptığı işe saygı duyulmaması ve emek verdiği kurumda uğradığını düşündüğü haksızlık etkiliyor. Emek verdiği, çalıştığı yere karşı büyük bir tükenmişlik hissetmeye başlıyor. Bu sadece çalıştığı yer olmak zorunda değil aynı zamanda bir ders çalışan öğrenci içinde geçerli. Yapılması gereken ise tam olarak basit, sıkılmışlık duygusu ve güçsüzlük duyguları başladığı an itibari ile ilk olarak fark etmek gerekir. Fark ettikten sonra sıra teşhise gelecek ve nereden kaynaklandığını anlamalıyız. Şimdi ise şunu fark edin, eski ile yeni arasında büyük bir atalet var. Artık istediğiniz şeyler için sadece şikayet ediyor ve daha önceki haraketlerini yapmıyorsunuz. İstediğiniz şeylerin peşinden koşmuyorsunuz. Psikoloji her zaman İSTE – HAREKET ET – MUTLU OL döngüsü içinde tutar sizi. Siz eğer istediğiniz şey peşinde haraket etmiyorsanız mutlu olmanız imkansızdır. Siz şimdi bu kurum için hiç bir şey yapmak istemiyorum gibi komik bir şey söylüyorsanız durun ve kendinize gülün. Çünkü kurum için yapmadığınız her şey aslında kendiniz içinde yapmıyorsunuz demektir. En kötü ihtimalle kendinizi de geliştirmeyi bıraktınız ve piyasaların gerisinde kalıyorsunuz demektir. Bunu kendinize yapmayın, kendinizi geliştirmeye devam edin, bir müddet sonra kendiniz için daha iyisini bulacağınıza emin olun.
Kalp mi? yoksa Beyin mi?
Bizleri yöneten kalbimiz midir yoksa beynimiz mi? Sürekli olarak bu konu aklımıza gelir ve kendimize sorarız. Hatta bu konuda yüreğinin götürdüğü yere git gibi bazı deyimlerimizde var. Peki gerçekten bilimsel olarak doğru olan hangisi, işte bu yazımda biraz bundan bahsetmeye çalışacağım. Öncelikle incelediğimiz ve üzerine dair konuşacağımız şeyler birer organ olduğundan dolayı 🙂 bunları biraz tanıyalım.
Kalp : Ağırlığı ortalama 340 gr olan, bilinenin aksine göğsün orta çizgisine daha yakın olan ve asıl işi iki ayrı dolaşım sistemine kan pompalamaktır.
Beyin : Ağırlığı ortalama 1,4 kg olan ve %80’ni sudan oluşan beyin vücut enerjisinin %20 sine ise ihtiyacı vardır. Duyu organlarını kontrol eder. Hormonların salgılanmasını kontrol eder. İstemli hareketlerin kontrol merkezidir.
Bu organların kendilerine ait yukarıdaki gibi görevleri olsada bizim onlara yüklediğimiz farklı görevler de vardır. Özellikle kalp buna en çok maruz kalandır. Sevgi, aşk, kardeşlik, acı, keder, mutluluk gibi kavramları sürekli olarak kalpten duyduğumuz ifade edilir. Kalpten sevmek, onu kalbinden çıkaramamak bunların ise başında gelen ifadelerdir. Durum böyle olunca kalbe yüklenen misyon gereği de vucüt üzerinde hangi organın hükmünün geçtiği sürekli olarak tartışılır.
Ne kadar tartışılır olsada aslında gerçek bariz bir şekilde gözümüzün önünde duruyor. Çünkü vücudu yöneten tamamen hormonlardır ve bu hormonların salgılanma görevini ise beyin yönetir. Aslında hayata dair duygusal veya mantıksal herhangi bir karar verme anımızda veya hislerimizde her şey beyinde başlar ve sonlanır. Biz istediğimiz kadar yüreğimizi ön plana çıkarmak istiyor olsakta karar verebileceğimiz ve bu duyguları hissedebileceğimiz tek yer beyindir.
Neden peki biz bunları kalbimizde hissettiğimizi düşünür ve bu şekilde davranırız sorusunun cevabı ise beynin içinde gizli. Beyin tam olarak iki lobtan oluşmak ile beraber bu iki lobun’da kendine öz görevleri vardır. Beynimizin sol lobu sayısal (mantıksal), sağ lobu ise sosyal (duygusal) dataları içerir. Aslında biz bir konuda mantıksal değilde duygusal kararlar vermeyi istediğimiz de yüreğimiz değil sadece beynimizin sağ lobu devrededir.
Sürekli olarak duyguların kalp içinde olması ve sanki bu kararlar oradan veriliyor muş gibi gözükmesi ise bu zamana kadar kalbe yüklenmiş olan hayalsel görevler ve vucüt için hayati önem taşıyor olmasındandır.
